Kabeden bir fotograf
Çarşamba, 03 Aralık 2008
Sabah namazından önce.
http://www.feyzeddinalpkiray.com/wp-content/2008/12/img00097-20081203-0511.jpg
Sabah namazından önce.
http://www.feyzeddinalpkiray.com/wp-content/2008/12/img00097-20081203-0511.jpg
Hacc vazifesi için kutsal beldelerdeyiz. Burada ibadet kastı ile bulunduğumuzdan çevredeki inşaat haline, organizasyona, fiziki şartlara dair değerlendirmelere şimdilik gerek yok. Kaldı ki birçok kimse uzun uzadıya değerlendirmeler yapmışlardır. Ancak benim aklıma çok eski bir tartışma, belki de yürekte bir yara geldi ve takıldı.
Bu takılma haline sebep ise çoğunuzun duyduğu Kabenin yanıbaşına yapılan gökdelenler. Kabeyi nedve tarafından seyrediyoruz. Dolayısıyla tam karşımızda mescidi haramın bitişiğinde Suud kralının sarayı ve hemen yanıbaşında heyula gibi dikilen “Burc” veya “Zemzem Tower” görünüyor. Hatırladım da Suud kralı buraya saray yaptığından beri müslümanların tamamı tarafından eleştirildi. Hacca gidenlerin hemen hepsi sarayla ilgili bir eleştiri,de bulundu kimi zaman hakarete varan “zalim” diye anarak, kimi zaman korkarak bir serzenişte bulundu.
Şimdi bir imtihan veriliyor. Aklıma geldi, acaba zamanında suud kralını “zalim” diye eleştiren, kabenin yanıbaşında heyula gibi saray dikmesini yanlış ve edepsizlik sayanlardan kimileri zemzem tower’dan devre mülk almışlar mıdır? Acaba Suud kralı da müslümanlara “siz beni eleştiriyorsunuz ama imkan ve fırsat sizin elinize geçince bakalım ne yapacaksınız?” diye mi dikti bu kuleleri? Zemzem Tower’i büyük bir nimet olarak adlandıranları gördüm. Bilmem kaçıncı katta devre mülkü olduğunu her fırsatta dile getirenleri de gördüm. Hatta bu imkanın ibadete daha çok vakit oluşturması, Kabeyi seyretmenin sevabı v.s. gibi değerlendirmeleri de duydum. Bunların doğruluğu veya yanlışlığı ile ilgili bir söz söylemek bana düşmez. Sadece içimdeki bir hin şüpheyi su yüzüne çıkartıyorum.
Kralı eleştiren ben, kral olma yolu bana açıldığında acaba farklı mı davranacağım? Yolumuzun önderi, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafanın eline imkanlar geçmedi mi? İsteseydi saraylar yaptırmaz mıydı? İsteseydi mescidine ipek halılar serdirmez miydi? Hadisi şeriflerde anlatılan mütevazi hayat, adeta yokluk içinde çile çekme hali sadece imkan olmamasından mıydı, yoksa bir anlayışı mı ifade ediyordu? Peygamberimize yünden yatak gelmedi mi, sadece bir gece de olsa o yatakta yatmak rahatsız etti de hemen onu reddedip hasır yatağa geri dönmedi mi?
Ben, zalim nefsin peşinden Kabenin yanıbaşında burc nimetinden faydalanıp, hareme gidip gelirken el açan zenci çocuklara 10’ar riyal verince çok mu cömert oluyorum?
Hazreti ibrahim biricik eşini ve yıllar sonra (120 yaşında iken) Allahın bahşettiği biricik oğlu İsmail’i sadece ama sadece Allahın Emrini yerine getirmek (buna İslam dininde kulluk deniyor. Yani Allahın emrettiği şeyi yapmak) için ıssız bir çölde bırakıp döndü. Peki biz buraya hangi kıymetimizi hangi canımızı bırakıp döneceğiz?
Eleştirdiğimiz durumlarda dikkatli olmalı diye düşünüyorum. Eleştirdiğimiz halin aynısı bizim başımıza geldiğinde savunduğumuz şeyi mi yapacağız yoksa “şimdi durum çok farklı” diye çeşit çeşit bahane ve yorumlar mı yapacağız? İmrendiğimiz durumlar için de bu geçerli. İmrendiğimiz “ahh” çekerek, “keşke” diyerek yerinde olmayı istediğimiz kişilerin halleri bizim başımıza da aynen gelebilir. Bu durumlarda ne yapacağız?
Hacc imtihanı büyük bir imtihan. Hayatın ve hayat felsefesinin sorgulanması yapılıyor burada. Önce ihrama bürünüp hepimiz eşit olduğumuzu hatırladık. Sahi Allah katında eşit olduğumuzu her fırsatta söylüyorduk da kaçımız kardeşi için kendi rahatından, kendi varlıklarından birşeyler verebildi? Verenlerden Allah razı olsun.
İslam dini çok büyük bir din, çok yüce bir din. Ancak müslümanlar İslamın mesajını insanlara ulaştırmakta çok zayıf kalıyorlar. Hacca gidenlerin hepsinin gördüğü ve eleştirdiği detaylar vardır. Bunları dinlediğinizde çoğunun eğitimsizlikten ve kültürsüzlükten kaynaklandığını görürsünüz. Ve hala dünyadaki tüm müslümanların üzerinde ittifak ettikleri bir eğitim programı yok herhalde. Yani bir müslüman çocuğun sırasıyla şunları öğrenmesi lazım, dolayısıyla gerek eğitim kurumları gerekse anne ve babalar bu programı çocuklarına uygulasınlar diye tavsiye niteliğinde bile bir program var mı bilmiyorum. Eğer varsa ve bilmiyorsak bunu öğrenmek veçevermize de yaymak boynumuzun borcu olsun.
Bu duygularla önce kendi halime, sonra aileme, çevremdeki derbeder islam alemine ağladım. Rabbimden istedim. Kendim için de benden dua isteyen yakınlarım ve dostlarım için de istedim. İstediği yerine getirilmeyince kendini yerlere atıp avaz avaz bağıran çocuklar gibi yapmak ve öylece yalvarmak istedim Allah’a. Aynen bir çocuk davranışı ile ve aynen bir çocuk diretmesi ile istemeliyiz Allah’tan. Yok denilmeyeceğini bile bile, reddedilmeyeceğimi bile bile ama nasıl olsa rahmeti bol diye gevşemeden istemeliyiz. Korku ve ümidin tam ortasında, amelimize güvenmeden onun rahmetine ve bağışlayıcılığına tam sığınarak istemeliyiz.
Hepinizin Kurban bayramını tebrik ediyorum.
Bugün öğretmenler gününü kutluyoruz.
Neredeyse hiçbir öğretmenin hayatından memnun olmadığı bir ortamda öğrenciler gerçekten içten gelen bir duyguyla öğretmenlerine çiçekler, hediyeler sunacaklar.
Öğretmenler hallerinden memnun değil.
Öğretmenler öğrencilere faydalı olamıyorlar.
Aslına bakarsanız iyi öğretmen de yetişmiyor. Öğretmen yetiştiren fakülte ve kurumlardan işe başlamak gerekiyor. Öğretmen iyi yetişmeyince yeterli bir eğitim verilemiyor. Meslek hayatı boyunca kendini geliştirmek için çok az fırsat sunulan bir öğretmen fakültede öğrendikleri ile yıllarca ders anlatmaya çalışıyor.
Oysa karşılarındaki öğrenciler internet çağında yaşıyorlar ve çoğu zaman öğretmenden daha bilmiş davranabiliyorlar.
Eğitimin durumunun kötü olduğunu nereden mi çıkartıyorum?
Bağımsız Eğitimciler Sendikası’nın yaptığı bir ankete göre öğretmenlerin yüzde 93′ü borçla yaşıyor. Benzer bir eşkilde Türk Eğitim-Sen araştırma yapıyor ve sonuç olarak öğretmenlerin bunalımda olduklarını, yüzde 8′inin de intiharı düşündüğünü rapor ediyorlar.
Avrupa Birliği izleme sürecinde Eğitimle başladık biliyorsunuz. Oradaki kriterlerden birisi de PISA ölçeğine göre okuma yeterlilikleri ölçeği, matematik okuryazarlığı ölçeği, fen okuryazarlığı ölçeği bulunuyordu. PISA 3 yılda bir sonuçları ortaya çıkan ve ülkelerin eğitim sistemlerini inceleyen bir ölçek. Türkiye de 2003’ten beri bu çalışmaya katılıyor. Son olarak 2006 rakamları açıklandı. Şimdi 2009 rakamları için çalışmalar sürüyor. Veliler, öğrenciler ve öğretmenler üzerinde anket ve testler uygulanıyor ve sonuçta ülkemizin eğitim karnesi çıkıyor ortaya.
Detayları merak edenler PISA projesinin Türkiye sitesini inceleyebilirler. Orada bütün raporların detayları var. (http://earged.meb.gov.tr/pisa/ )
Bulgaristan, Uruguay, Tayland gibi ülkelerle aynı seviyede görünmektedir. Sıralama oalrak da son sıralarda görünmekteyiz.
2009 sonunda çalışmalar bitecek ve 2010 yılında yeni endeksimiz ortaya çıkacak. Bakalım ne durumda olacağız. Ben çok bir gelişme göremedim bu geçen süre boyunca ama hadi hayırlısı.
Peki bu ölçekte en iyi kim? En iyi Finlandiya, en iyi Hong-Kong. Finlandiyanın başarısını inceleyen araştırmacılar öğretmenlerin Finlandiya’da toplum nezdinde çok değer gördüklerini ve herkesin öğretmenlere imrendiğini belirtiyorlar. Eh o zaman fazla söze gerek kalmıyor.
İşte bu duygularla öğretmenler gününüzü kutluyorum.
Kitabın geleceği ile ilgili sohbetimize gevam edelim. Kitapların satışının azalması yönünde değerlendirmeler yapıldığında bunu farklı nedenlere bağlayanlar olabilir. Ama temel neden yine kitabın okunmaması ve kitap okumayı sevenlerin az olmasıdır.
Elbette bahane çoktur: zamanımız azdır, çalışanlar kitap okumaya vakit bulamamaktadır, stres, kaygılar, televizyon hep önümüzde engel olmaktadır.
Kimi de en büyük faktörün internet ve teknolojik gelişmeler olduğunu düşünmektedirler. İnternet hem insanları çok fazla meşgul etmekte ve kitaba ayıracak vakit bırakmamaktadır, hem de bilgiye çok daha kestirmeden ulaşma yolları oluştuğundan, e-booklar yaygınlaştığından kitap satışlarını düşürmektedir.
Öncelikle önceki yazımda belirttiğim gibi kitap okumayı sevdiremediğimizden kaynaklanan temel sorunu aşmamız gerekiyor. Kitap okuma alışkanlığı ve kitaba karşı sevgi olursa yukarıdakilerden hiçbiri bahane ya da engel olmaz.
e-book meselesine gelince;
Öncelikle e-book hangi formda ve formatta olursa olsun kitap kurtlarının selüloz kokusuna olan tutkularını, altını çizerek okuma heveslerini yok edemez.
Ayrıca “kitap okuma oranı” istatistikleri yapılırken e-book ve diğer elektronik formatların da dahil edilmesi gerekiyor. Bana sorarsanız henüz kitap satışını etkilemeyen bu e-book nedir?
Kitapların elektronik formatlarda sunulan ve bilgisayar veya başka özel araçlarla okunabilen formlarına e-book denir.
İnternette araştırdığınızda e-book olarak akrşınıza amatör meraklıların forumlara koydukları korsan birtakım PDF veya word formatındaki dosyalar görürsünüz. Ben Türkiye menşeli ciddi bir e-book kaynağı görmedim. Yayıncısı tarafından e-book olarak yayınlanan kitap da görmedim. Varsa okuyucularım uyarırsa bu yanılgımı düzeltirim.
Bu konudaki en ciddi girişim Bilgi Üniversitesi desteği ile türkçeleştirilen Walkbook. (www.walkbook.net) Ancak onu da birkaç yıldır bekliyoruz hala piyasaya çıkmadı.
Amazon.com KINDLE diye bir e-book reader pazarlamakta ve tüm dünyada kitap kurtları bu cihazı kullanıyorlar. Nereden biliyoruz? Bloglardan, amazonun kendi sitesinde bulunan 200 bine yakın e-book’dan biliyoruz.
Sony Reader Digital Book diye bir e-book okuma aracı sunmakta. Bu cihazla amazondaki e-booklar veya diğer tüm e-book formatları okunabilmektedir.
e-book formatlarına gelince; en popüler format hala PDF. Microsoft’un Reader diye bir alternatif okuyucusu bulunmakta ve http://www.mslit.com sitesi üzerinden bu formatta e-booklar satmaktadır. Bu format tüm bilgisayarlarda açılabildiği gibi Microsoft kendi ürettiği Origami UMPC’yi de bu e-book’ları okumak için önermektedir.
Amazon.com’da meşhur Dr. Mehmet Öz’ün “YOU: The Owner’s Manual” kitabı normal kapaklı baskısı 17,79 USD iken, kindle e-book versiyonu 9,99 USD’den satılmaktadır. Belki daha da ucuz olması mümkün olabilir.
Bizim ülkemizde de birilerinin bu konuda çalışma yapması, yayıncıları ikna etmesi ve e-book meselesine bir çeki düzen vermesi gerekmektedir.
e-book denince birilerinin evdeki kitapları tarayıp izinsiz ve tamamen yasadışı olarak internetten dağıtmasını anlıyoruz. Oysa bu bir korsanlık suçudur ve ayrıca ele alınması gerekmektedir.
Kimse e-book’ların gerçek kitap satışlarını düşüreceğinden endişe etmesin. Belki daha da arttıracaktır. Telif konularının konuşulup çözülmesi, normal baskıların yanında e-book versiyonlarının da basılması faydalı olacaktır.
Unutmayın kitap okumak zevklidir. Hangi formatta olursa olsun.

FORTUNE dergisinin bu ayki sayısından dikkatimi ve ilgimi çeken bazı başlıklar. İlgilenenlere…
27. İstanbul Kitap fuarı devam ederken, kitapla iligli düşüncelerimi ifade etmek isterim. Kitap benim için bilginin kaynağı, veya bilgiyi ulaştırma aracı. Hangisini kabul ederseniz.
Ancak kitap okunması gerekiyor. Ülkemizdeki kitap okuma oranları ile ilgili istatistikler pek fazla içaçıcı değil. Nüfusa oranla %4 veya 4,5. Bir yılda kişi başına kitap okuma sayısını söylemeye bile gerek yok. 6 kişiden biri yılda bir kitap okuyor.
Bu istatistikler ne kadar güncel bilmiyorum. Ama çevremdeki insanlara baktığımda gözlemlerim de bundan farklı değil.
Bazen diyorum ki kitap okumayı özendirmek için kim ne yapabilir. Mesele imkan sunmak mıdır? Kütüphnelerimiz yok mu? Aslında var. Yeterince kitap basılmıyor mu? Aslında basılıyor. Kitap pahalı mı? Evet biraz pahalı ama bu yine de bahane değil. Yılda kişi başına 2-3 kitap almak hiçbir bütçeye ek bir yük getirmiyor. 4 kişilik bir ailede kişi başı 3 kitaptan yılda 12 kitap. Toplam 120 YTL olsa aylık 10 YTL. İstenirse okunur. Kaldı ki sadece kitap almaktan söz etmiyoruz. Kütüphanelerden ödünç kitap alma imkanı varken kütüphaneler gitgide yalnızlaşıyor, kimsenin uğramadığı mekanlar haline geliyor.
Gençler; hanginiz sevdiğinizle bir kütüphanede buluşmak üzere randevulaştınız? Anne babalar; çocuğunuzun bir ev ödevi için ne zaman kütüphaneye gittiniz. Çocuğun kolundan tutup birlikte kütüphaneye gitseniz, ona yardımcı olacak kitabı, kendinize de hoş vakit geçirecek bir kitap alıp oracıkta okusanız ne olur. Ya da akşamları zaten evinizde var olan kitaplardan seslice birkaç sayfa okusanız da çoluk çocuk dinlese sonra okuduğunuz bölümle ilgili küçük bir tartışma (münazara) yapsanız şu meftunu olduğunuz diziden daha faydalı birşey yapmış olmaz mısınız?
İtiraf edin sizin sevdiğiniz ve izlemek istediğiniz dizi ile, eşinizin ve çocukların favori dizileri çok farklı. Arada bir ufak münakaşalara bile sebep oluyor. Bunu da çözemez miyiz?
Bazen aklımdan geçiyor ki; önayak olsam birkaç sivil toplum kuruluşu ile birkaç da sponsor bulsak büyük şehirlerin meydanlarında “KİTAP OKUMA EYLEMİ” yapsak. Belli bir saatte kalabalıklar toplansa ve herkesin elinde bir kitap, bir saat sessizce oturup kitap okusak.
Veya gönüllülerden müteşekkül bir grupla elimizde “100 mt. İleride bir kütüphane olduğunu biliyor musunuz?”, “Milli kütüphanede ikibuçuk milyondan fazla eser olduğunu biliyor musunuz?”, “Kitap okuyarak genç kalacağınızı düşündünüz mi?” gibi sloganlar yazılı dövizler taşısak. (Bu arada itiraf etmeliyim ki slogan geliştirmekte mahir değilim. Bu konuda yardımcı olacak birilerine ihtiyacımız olacak)
Misal toplu taşıma araçlarında kitap okumasını özendirmek için farklı kampanyalar yürütsek..
Ama herşey sonunda gelip insanların okumaya istekli olup olmamasına dayanıyor. Kitap okumayı sevdirmek için yetişkin insanlara yapacağımz çalışmalar havanda su dövmek olacaktır. Esas çocuklarla okullarda bu sevdirme çalışması yapılmalıdır.
Öğretmenlerimize bu konuda ne yaptıklarını sormak istiyorum. Çocuklara kitap okumayı sevdirecek neler yapıyorsunuz?
Ben kendi adıma bizim öğretmenlerimizin yaptıklarını söyleyeyim. (Benim okul arkadaşlarım genelde okurlar ve okumayı severler)
1- En az ayda bir bazen ayda iki olmak üzere tüm okulun huzurunda bir münazaralar yapılırdı. Bu münazaraya katılan 3 kişiden müteşekkül gruplar uzun süren bir hazırlık yaparlar, kitaplar karıştırır, kitap okur ve münazaraya hazırlanırlardı.
2- Okulumuzda bir duvar gazetesi vardı ve bu duvar gazetesinde görevli her sınıftan iki kişi olurdu. Her hafta mutlaka tüm yazılar değişirdi ve bu yazıları oturup tek tek yazarlardı. Bir kitaptan alıntı yapılan yazılar bile tek tek elle yazılırdı. (Fotokopi henüz yoktu. Eminim olsaydı bile yazılması daha doğru olurdu. Yazarken okumak zorundaydık.)
3- Okul kütüphanesi her teneffüste, ders bitiminde ve tüm hafta sonu boyunca açılırdı. Kütüphaneyi kütüphane kolu öğrencileri nöbetleşe açarlardı ve ödünç kitap verilirdi. Kütüphaneden en çok kitap alıp okuyan öğrencilere her dönem hediyeler verilirdi.
4- Milli bayramların hemen hepsinde önceden duyurularak makale yazma ve şiir yazma yarışmaları, şiir okuma yarışmaları düzenlenirdi.
5- Edebiyat öğretmenlerimiz ev ödevi vermezler kitap okuma ödevi veriler ve okuduğumuz kitabı anlatmamızı isterlerdi.
6- Bazı öğretmenlerimiz “dönem ödevi” başlığı altında bazı ödevler verirlerdi ve bir yıl boyunca birçok kitap okuyarak bu ödevi hazırlamak gerekirdi. Hazırlık yaparken de öğretmen bizimle birlikte olur bize rehberlik ederdi. Bir grup olarak kitapları araştırır, inceler, notlar çıkartır sonra biraraya gelerek 15-20 sayfalık bir ödev metni çıkartırdık.
Belki bazılarınız bu uygulamalardan bazılarını ortaokul ve lise seviyesindeki bir öğrenci için ağır bulabilir. Ama bu programla biz kitabı seven, kitap okuyan ve fikir üretebilen birer birey olduk.
Tüm öğretmenlerime teşekkür ediyorum.
Kimilerinin “Anadolu Kaplanları” diye ayrı bir kategori oluşturduğu ülkemizde müslüman olan, dindar olan insanlar da ticaret yapıyorlar ve işadamı vasfı ile çalışıyorlar. Bunlar içerisinde İslam’ı bir hayat tarzı olarak benimseyen, gençliğinde radikal savunma pozisyonunda olan islamcı insanlar da var.
Türkiye’de ekonominin genel bir problemi olan kayıtdışılık konusunda bu kişilerin davranışları incelemeye değer. Hepsi böyledir diye bir genelleme yaparak kimseye haksızlık yapmak istemem. Ancak aşağıdaki tanımlamaları bazı işadamlarını gözlemleyerek, kimi ile konuşarak elde ettim. (more…)
Ortaöğretim kurumları dersbaşı zilini çalacak. Şimdilerde artık ellerinde zil koridorlarda koşturan hademeler veya nöbetçi öğrenciler yok, otomatiğe bağlanmış zaman ayarlı melodili veya şarkılı, müzikli ders başlangıç sistemleri(!) var. (more…)
Amerikan kültürünün bir yansıması olarak son zamanlarda NLP adı verilen bir furya çıktı ortaya. Kimimiz merak eder, kimimiz de imrenerek bakar bu sihirbaz ve mahir kimselere. Zira bu kimseler ünvan olarak “NLP Trainer”, “NLP Practitioner” gibi pek afilli tanımlar kullanırlar.
Bu zat-ı muhteremlerin mesleğini biraz kendi kültürümüze uyarlamak isteyen bazı kimseler ise “Kişisel Gelişim Uzmanı” demekle yetinirler kendilerine. (more…)