İşin Hikayesi - 1
Yirmialtı tekerli vinç
“Bir saate kadar orada olurum” diyerek telefonu kapattığımda yeni bir iş bağlamanın keyfiyle ellerimi oğuşturdum. İş çok fazla büyük bir iş olmasa bile bulvarda referans olacak bir tabelayı yapmak benim için önemliydi. Elimizde çok daha büyük işler vardı aslında. Bir benzin istasyonları zincirinin kurumsal kimlik değişikliğini yapan ajanstan aldığımız benzinlik giydirme ve totem çalışmasının bölgemize düşen kısmını yetiştirmeye çalışıyorduk. Fakat ajans ölü denilebilecek bir fiyat veriyor ve oldukça sıkı bir teslimat prosedürü vardı. Her bir istasyon için tarihli sözleşme yapmış ve geciken her gün için ödememizden ceza kesilecekti. Ufak tefek folyo kesim işleri de vardı elimizde. Atölye bütün bunları ancak yetiştirecek durumdaydı. Ama nedense gelen bu telefondaki işin adresi beni çekmişti. Tabelası değiştirilecek binayı biliyordum. Buraya yapacağımız tabela bizim içn ciddi referans olabilirdi. Alacağımız tüm büyük işlerde göğsümü gere gere o tabelayı gösterecektim.
Bu düşüncelerle arabama binerken hayallerim taa yıllar öncesine gitti. İlk tabelamı yaptığım güne yani. Babam rahmetli demir doğrama ustası idi. Abilerim de onun yanında çalışırlardı. Resim kabiliyetimin olduğunu okulumuza gelen resim öğretmeni keşfetmişti. Biz lise ikideyken ilk defa bize bir resim öğretmeni geldi. Ferdi hoca bana çok şey öğretti. Daha önce ders doldurmak için gelen kimyacı gibi “serbest resim yapın” deyip gitmedi. Bize renklerin tabiatını, perspektifin canlılığını, resme ruh vermeyi öğretti. Onun yönlendirmeleriyle yaptığım çizimler çok hoşuna gitmişti.
O yıl ihtilal olduğunu (ihtilalin gerçek anlamını) çok sonraları öğrenmiştim. Ama onikieylül ihtilali benim için çok önemli bir dönüm noktasıdır. Önce Ferdi öğretmen komutanın talimatı ile ilçe meydanına bir zafer takı yaptı. Babam ve abilerim ilçenin meydanına, hükümet binasının önüne yolun iki yakasını birleştiren kubbe şeklinde büyük bir tak yaptılar. Ferdi öğretmen bu takın boyasını yaptırdıktan sonra birtakım şablonlar çıkartıp iskelede günlerce birşeyler çizdi. Benimle birlikte sınıfımızdan eli fırça tutan iki kişiyi daha yanına çırak olarak almıştı. Öğleden sonraları ve hafta sonları biz de iskeleye çıkıyor ve Ferdi hocanın çerçevesini çizdiği harflerin içlerini itinayla boyuyorduk. Tak bitip de karşısına geçip baktığımızda gördüğümüz şey büyük harflerle Gazi Mustafa Kemal’in “CUMHURİYET FAZİLETTİR” vecizesi idi. Bununla kalmadı komutan tüm işyerlerinin duvarlarının ve evlerin dış cephelerinin boyanmasını, işyerlerine de birer tabela konulmasını emretti. O güne kadar ne berber Nazminin tabelası vardı ne bakkal Sadık Amcanın. Kırtasiyeci Tevfik’in dükkanını herkes bilirdi ama camında kırtasiye olduğu bile yazmazdı.
Emir büyük yerden gelince herkesi bir telaş aldı. Kimi eline fırçayı alıp yaptı tabelasını, kimi el becerisi iyi olan birini aradı. Hemen hepsi de tabelanın sacını babama yaptırıyordu. İlçenin yaşlı balıkçısı Niyazi amca babama tabelanın sacını yaptırırken beni gösterip:
“Bu oğlan da yazısını yazıverse ne iyi olurdu. Elim fırça tutmaz, çarpuk çurpuk olmasın ne dersin?” demişti de babam istemeye istemeye bana dönüp:
“Yapabilir misin bakalım?” diye sormuştu. İşte o an gözlerim parlamış hiçbirşey demeden boyasız sac tabelayı alıp atölyenin bir köşesinde boyamaya başlamıştım. Aklıma ilk gelen fikri kimseye sormadan uygulamaya karar vermiştim. Tabelada bir denizkızı olacaktı. Hem de denizkızının o pullu kuyruğu tabelanın dışına taşacaktı. Önce bunun için balık kuyruğu şeklinde bir sac daha kaynattım tabelanın altına, sonra boyasını tamamladım.
Ertesi gün okul çıkışını büyük bir heyecanla bekledim. Doğruca atölyeye gittim ve şaheserimi oluşturmak için malzemelerimi hazırlamaya başladım. Atölyenin tozu toprağı çok olduğu için yolun hemen karşısındaki ağaçlıkta tabelayı iki günde yapıp bitirdim.
Niyazi amca daha tabelayı görmeden babam gördü elimde. O saat tepesi attı. “Üleeen ne bu yaptığın. Getir olan deyyus kafanda paralayacağım o tabelayı.” Ben bir taraftan Nazmi amcanın dükanına doğru koşarken bir taraftan kucakladığım tabeladaki deniz kızının o dalgalı yumuşacık saçlarını hissediyordum sanki. Nazmi amca ben eline tabelayı tutuşturuncaya kadar peşimden koşan babamın haline pek bir anlam verememişti. Ama tabelayı görünce ağzı kulaklarında kahkahalarla gülmeye başladı.
O tabela hala Nazmi amcanın dükkanında asılıdır. Saçları bukle bukle dalgalanan denizkızı gelen müşterilere gülümser. Yanında süslü harflerle BALIKÇI NİYAZİ yazar. Ve en altta ince fırçayla küçücük yazılmış imzam vardır. Şimdiki dijitallere imza falan atamıyoruz.
Bulvara gelip de yeni alacağım işi ve tabelayı asacağım dokuz katlı binayı görünce ben de Niyazi amca gibi ağzım kulaklarımda bir keyif aldım ki sormayın. İmza atamıyor olsak da tabelanın altına okunacak şekilde firma adımızı ve telefonlarımızı yazacaktık. Bu da çok önemli bir referans olacaktı. Başkente gelmeden önce böyle bir tasam hiç olmamıştı. İlçedeki tek tabelacı bendim. Balıkçı tabelası ile başlayan meslek hayatım lisenin bitmesi ile önce babamın atölyesinin köşesinde sonra bağımsız bir atölyede iki yıl öncesine kadar devam etmişti. Sadece bizim ilçenin değil il merkezindeki birçok tabelanın altında da benim imzam vardı. Şimdiki gibi ruhsuz değildi o zaman tabelalar. Terzinin tabelasına kumaş topları ve makas çizerdim, bakkal tabelalarına bisküvi ve lokum kutuları koyardım. Ama şimdi bu dokuz katlı binanın tepesine ne yapacağımı bilmiyordum. Bilmem ne holding yazılacaktı ama logoları belli renkleri belli. Ben sadece işin hamallığını yapacak bunları bilgisayarda vinil üzerine baskı alacak kasasına monte edecek buraya konduracaktım. Ve o ilk yaptığım balıkçı tabelası kadar hiçbir zaman keyif alamayacaktım. Olsun, şimdi artık ekmek parası derdindeyim, çocuk okutuyorum, geleceklerini garanti altına almak istiyorum.
Bu heyecanla satınalma müdürü ile yaptığım bir görüşme sonucu tabelanın siparişini aldım. Elime kurumsal kimlik cdsi tutuşturup bir hafta sonra asılı istiyoruz dediler. İşi kaybetmemek için “yetiştirmeye çalışırız” dedim ama atölyeye dönerken içimde kırk tane plan yapıyorum. Petrol istasyonunun ceza şartı da olan işlerine ekipler ancak yetişiyordu. Bu onüç metre boyundaki tabelanın vinil baskısı dört saatte ancak çıkardı. Bunun kasası bir gün, montajı bir gün. Üstüne üstlük bir de binanın fotoğrafı üzerine uygulanmış örneğini görmek istiyorlardı. İlk götüreceğim örneğe onay alamayacağımdan adım gibi emindim. Bütün bu işler bir taraftan yürürken dokuzuncu kata tabelayı çıkarmak için vinç ayarlamam ve belediyeden izin almam gerekiyordu. Of ki ne of. Güzel olacaktı sonunda ama çok zor geçecekti bu bir hafta.
Atölyeye gider gitmez ustayı çağırıp mevcut işleri bensiz yürütmelerini benim çok önemli bir iş aldığımı ve onu yetiştirmeye çalışacağımı söyledim. Dijitali basmak sorun değildi. Metal kasanın maliyetini çıkartabilmek için de hemen üretime ölçüleri verdim ve malzeme istesi ile birlikte ne kadar zamanda üretebileceklerini çıkartmasını istedim ustabaşından. Bir taraftan da bilgisayarcı çocuğun yanına gidip çektiğim fotoğrafları bilgisayara aktardım. Yaklaşık 3 saatlik bir çalışma sonunda benden istenen tabelayı sanki varmış gibi binanın tepesine kondurdum. Yazıcıdan çıktıları aldığımızda hava kararmış caddeleri eve gitmenin telaşı sarmıştı. Ancak daha benim çok işim vardı. Herkesi gönderdikten sonra önce bu bulvardaki tabela ile ilgili teklifimi hazırladım. Tekliflerimi hem mail ile hem de faks yoluyla gönderiyordum. Ayrıca yarın sabah ilk işim satınalma müdürünün yanına gidip bastığımız resimle birlikte bir teklif dosyası bırakmak olacaktı.
Ertesi gün, satınalma müdürü beni odasının kapısından uğurlarken “siparişimiz kesin, ödemeyi konuşuruz sorun değil ama şu çizimi yönetim kurulu başkanının onayına sunacağım. Onay alır almaz döneceğim size.”
Bu büyükşehirde en alışamadığım şey herşeyi beklemekti. İmzayı beklersin, onayı beklersin, malzeme beklersin, otobüs beklersin, parayı beklersin. Markette herşeyi kendin alır sepete koyarsın da parayı ödemek için illa ki kasada sıra beklersin.
Satınalma müdürünün beni çağırması iki günü buldu. Onay verilmeden önce bir sürü eksik bulunmuştu. Logo biraz daha küçük olacaktı. Azıcık ortaya kayacaktı. Zemin rengi sanki tam tutmamış gibiydi. Bir de genel havası şirketin vizyonunu yansıtmalıydı. Satınalma müdürü anlattıkça beni ter basıyordu. Zira söylediklerinin hiçbiri ölçülebilir, mikyasa gelir şeyler değildi. En çok da şu vizyon meselesine kafam takılmıştı. Nasıl uyduracaktım ben sizin vizyona? Bir sürü şey anlatmıştı müdür ve ben sadece boş boş “anlıyorum” demiştim.
Bilgisayarın başına oturduğumda vakit akşama yaklaşmıştı. “Oğlum bu iş bitmeden gitmek yok” dedim bilgisayarcı çocuğa.
Şirketin daha önceki bastığı broşürleri karıştırıyor şuraya azıcık çevir, şuraya bir bulut resmi koysak, şu rengi biraz koyulaştırsak diye çırpınıp duruyordum. İşimi şansa bırakmamak için birkaç örnek çalışmaya karar verdim. Şirketin internet sitesinin altını üstüne getirerek oradaki resimlerin hepsini inceleyerek, o CD senin bu CD benim grafik arayarak vakti geceyarısına yaklaştırdık. Üçüncü alternatif örneği yazıcıdan alırken saat gece bir dolaylarıydı. Çıktıları itinayla çantama yerleştirip şefe not bıraktım. Elemanı da eve bıraktıktan sonra ben eve geldiğimde saat 2 idi. Herşeye rağmen saati yediye kurup erkenden kalkmalıydım. Sabah ilk işim satınalma müdürüne gidip bu örnekleri göstermek ve öğlene kadar olur almaktı. Olur vermezlerse en azından süreyi uzatmalarını isteyecektim. Satınalma müdürü resimleri sanki anlıyormuş gibi evire çevire inceledi ve “bunlardan biri olur herhalde” dedi anlamlı anlamlı.
Tam “öğleden sonra gel” diyecekti ki cümlesini yarım kesip “Çok gecikiriz. Baskıyı bugün almazsam size verdiğim sözde duramam. Cumartesi tabelayı takmam mümkün olmaz.” dedim.
“O zaman bekle” dedi “Yönetim kurulu başkanı saat on civarı gelir. Birlikte gösteririz.” Yönetim kurulu başkanı saat onbuçukta geldi. Yanımızdan hışımla geçerken satınalma müdürü ve ben birlikte fırlayıp cam kapıdan çıktık. Başkanın ardı sıra odaya dalıyorduk ki sekreter önümüzü kesti: “Randevunuz var mıydı?” Ben ağzımı açmaya fırsat bulamadan satınalma müdürü “acil bir konu görüşeceğiz” dedi ve odaya girdik.
Başkan kağıtlara burun kıvırarak “Daha profesyonel bir çalışma bekliyordum.” dedi benim hiç anlam veremediğim ve hafiften hakaret sezdiğim bir şekilde. Ama olsun sona yaklaştığımı görüyordum. Sabırla beklerken örneklerden birini uzatarak “hadi bu olsun o zaman” dedi.
Ben kağıtlarımı toplayıp atölyeye doğru direksiyon sallarken kalan iki gün içinde nasıl bir plan yapacağımı hesap ediyordum. Tüm öğleden sonra dijital baskıyı bekleyecektim. Tabelanın kasası çıkmış olmalıydı. Tabela uzun olduğu için bizim araçla gelemezdi ayrıca bir nakliye tutmalıydım. Vinç meselesini de bugüne kadar bekletmiştim çünkü vakit belli olmadan vinci tutamazdım.
Şehrin en kalabalık meydanında ancak gece yarısından sonra çalışabilirdik. Bütün hazırlıkları tamamlayıp nakiyemiz ve vinçle birlikte binanın önüne geldiğimizde süremizin dolmasına sadece sekiz saat kalmıştı.
Polisten aldığımız izin gereği yolu kapattık. Tabelamızı kaldırıma boylu boyunca serdik. Kasaya vinili gerip montajı yaparken binanın tam önündeki asırlık çınarı farkettik. Daha doğrusu vinç operatörü farketti. “Abi bu ağaç binaya yanaşmama engel olacak. Uzaktan uzatabilir miyim bilemiyorum. Bir deneyeceğiz.” Ben bir taraftan vinili geren çocuklara bakıyorum aman iyi gersinler diye, diğer taraftan bu vinç meselesini kafamda tartıyorum. Olabilir mi ne demekti illa ki olmalıydı.
Montaj bitip iş tabelayı kaldırmaya gelince halatlarla vince bağladık. Vinç binanın üç dört metre uzağında zürafa gibi boynuna tabela takılmış dokuzuncu kata doğru uzatmaya çalışıyordu. Vincin boynundaki selenin içinde ben elimde telsiz bir aşağı bir yukarı talimatlar yağdırıyorum. Şiddetli bir sendeleme ile selenin kenarına yapıştığımda tabelanın ağacın dallarına takıldığını farkettim. Sağa çevirdik, sola çevirdik bir türlü yukarıdaki ustaların ulaşabileceği bir mesafeye giremedik.
Tabelayı tekrar indirdi vinç operatörü: “Abi bu tabelayı bu şekilde takamayız. Buraya ancak büyük vinç gelmeli. Yirmialtı dingil ancak çıkartabilir bunu”
“Peki şimdi bulup çağırabilir miyiz?”
Vinç operatörü “Bulamayız, zaten bizim yok da, komşuların var. Sabah bizim patronu ararsan o sana ayarlar.”
Biz alamet gibi 13 metrelik tabelayı karşı kaldırıma dayayıp yolu açtığımızda gün ışımak üzereydi. Ama yarın akşama büyük vinç ayarlamalıydık. Hiçbir işe yaramayan bu geceki vincin parasını aynen verecektim. Çünkü bu vinçler saat ücreti ile çalışıyordu. Büyük vincin ücretini öğrendiğimde iyice bunaldım. Sadece vinçlere verdiğim ücret tabela için firmadan alacağım ücretin iki katını buluyordu. Çaresiz vinci de bulacağım, tabelayı da takacağım.
YORUMLAR
“İşin Hikayesi - 1
Yirmialtı tekerli vinç” için 1 Yorum bulunmaktadır.
Yorum Gönderin
ahhh ah bir ayrılık bir ölüm derler ya, bencede bir elektrik bir klima yada bir elektrik ve klima servisleri. Birinin bir sürü emrivakisi var birinin ilaveleri ekleri.Artık müşterinin gözüne bakar oldum dekora başlarken klima istemesede şu mekanıda ayaklı pervaneyle serinletsek diye.Hani sadece klimanın kendisi olsa eyvallah diyeceğim işin içinde dış ünitesi var,elektriği var, tahliye borusu var birde o hemende kırılıveren nazik mi nazik hiç zora gelemeyen hep şefkat, ihtimam ve kuştüyü sargılar isteyen bakır boru.Her servise sormuşumdur abi bu işi dış ünitesiz yapamazmıyız,bu bakırın yerine daha sağlam bişey kullansak ama maalesef cevap hep aynı o çok bilmiş sadece arka cebinde bir tornavidayla montaja gelen servis elemanlarından :hayır abi bu böyle olur fabrika… Neyse uzatmıyayım arkadaşlar uğraşmış getirmişlerdi ya hani kaç teker olduğuna bakmadığım hatta tekerinin umrumda olmadığı vinci, işte o an onu caddede görünce yukarıdan aşağıya bir rahatlama hissettim tüm vücudumda hatta net hatırlamıyorum ama şimdi olsa yapardım diyerek belki bir keyif cigarası bile yaktım galiba. hemen atladım arababımın anahtarını kapı arasından simitçinin deposuna düşürdüğüm (bunu başka bir zaman anlatırım,enteresan bir hikaye) sürekli bozulan asansöre,tabi sekizinci kattan, o zaman dokuza çıkmıyor daha.Buldum bizim tulumlu etrafa oraların kralıymış edasıyla bakan vinç operatörünü.Kafalamalıydım mutlaka, bir daha o kadar tekerleği olan vinci denk getiremezdim bizim binanın önünde beni bekleyen.Kafalamalıydım ve o zürafanın teknesine bir adam bindirmeliydim…Ne için mi… En başta dedim ya bir elektrik bir klima.
Sekizinci kat sınıfın klima gider borusunu dış cephedeki bina ana gider borusuna bağlayabilmek için.