NELEPECİLER TAM OLARAK NE YAPIYORLAR?

26 Ağustos 2008

Amerikan kültürünün bir yansıması olarak son zamanlarda NLP adı verilen bir furya çıktı ortaya. Kimimiz merak eder, kimimiz de imrenerek bakar bu sihirbaz ve mahir kimselere. Zira bu kimseler ünvan olarak “NLP Trainer”, “NLP Practitioner” gibi pek afilli tanımlar kullanırlar.
Bu zat-ı muhteremlerin mesleğini biraz kendi kültürümüze uyarlamak isteyen bazı kimseler ise “Kişisel Gelişim Uzmanı” demekle yetinirler kendilerine.
“Kişisel Gelişim” meselesine sonra yeniden dönmek üzere bir mim koyalım ve gelelim NLP’den anladığımıza.
Bir konuda sadece malumat sahibi olarak yorum yapmak elbette çiğlik olur diye NLP’nin ne olduğunu uzmanlarından bir miktar öğrendim. Bazı kitaplar okudum, para vererek alınan bazı eğitimlerine katıldım.
NLP (Nöro Linguistik Programing) kavramının kısaltması olup, insan beyninin aynen bir bilgisayar gibi programlanarak öğrendiği, istendiğinde bu programların değiştirilebileceği ve geliştirilebileceği tezi üzerine kurulmuş.

MODEL ALARAK TAKLİT
İnsanlar birçok davranışını birbirilerinden örnek alarak olgunlaştırırlar. Annemiz ve babamızın davranışlarının benzerlerini biz de yaparız. Sevdiğimiz insanlar gibi davranmaya çalışırız. İşte buna model alma demişler ve “Bir kişi yapabiliyorsa herkes yapabilir” genelgeçer kuralı haline getirmişler. Bu sözün güçlü motive edici etkisi ile insanları etkilemeye çalışıyorlar.

İNANCIN GÜCÜ
Bilgilerimizin çoğunun temelinde inanç yatmaktadır. Buradaki “inanç” kavramını “dini inanç” anlamında değil, inandığımız tüm gerçekler şeklinde izah edebiliriz. Ateşin yaktığına inanırız, suyun buharlaştığına, dünyanın döndüğüne, matematik teoremlerinin aksi ispatlanıncaya kadar doğru olduğuna inanırız. Ne zaman ki birisi çıkıp bizi başka bir gerçeğe ikna ederse veya fiilen gösterirse bu sefer inancımızı değiştirir bu yeni bilgiye inanırız. İşte nelepeciler bu gerçekten hareketle insanların inançları üzerinde etkili olabilecek sözler söylüyor ve etkilemeye çalışıyorlar.

HİKAYELERİN GÜCÜ
Bir şeyi hikaye olarak anlatmanın çok etkili olduğu aşikardır. Batı edebiyatının bir ürünü olan roman da hikayedir, yıllarca doğu edebiyatının bel kemiği olan masallar, darb-ı meseller ve hikayeler de aynı formda eserlerdir. Mevlananın eserleri, Sadi’nin eserleri hikaye ve masallardan oluşmaktadır. Ama hepsi çok derin manalar ve “MESAJLAR” içermektedir.
Nelepeciler bu hikayelerin gücünden çokça faydalanmaya bakıyorlar.

İKNA ETMENİN GÜCÜ
Hitabet sanatının özünde ikna etmek yatmaktadır. Siyaset bilimi ikna etmekten çokça yararlanır. İdeolojiler, dinler, örgütler ikna gücünden mutlaka faydalanmak isterler. İkna etmenin sonu da aslında inancı değiştirmektir. Nelepeciler bu gerçeği de alıp kullanmaktadırlar.

HİPNOZUN GÜCÜ
Hipnoz öteden beri varolagelmiş; kimi zaman tıbbi gerekçelerle kullanılan bir alternatif metod kimi zaman sihirbaz ve illüstratörlerin kullandığı bir hokuspokus malzemesi olmuş. Şimdi nelepeciler bu hipnozu da kullanmaktadırlar.

TEKNİK, İLLE DE TEKNİK
Bir de bütün bunları kendilerince anlamlandırdıkları isimler vererek (hele de bu isimlerin ingilizcelerini kullanmak yok mu) teknik diye adlandırır, ve her cümlelerinin arkasından yanındakilere “filanca tekniği” kullandığını, çaktırmadan bilinçaltına hitap ettiğini gözüne soka soka belirtmezler mi?

Bütünun bunları biraraya getirince, birkaç ilginç hikaye anlatınca, “hipnotik dil” denilen azıcık “gaipten ses” süsü verilmiş tonda konuşunca insanlar üzerinde gerçekten de etkili ve etkileyici konuşmalar yapmaktadırlar.
Ben çıkıp yukarıda sözünü ettiğim “amerikan kültürü”nden yola çıkarak aslında bu nelepenin de bir yahudi oyunu olduğunu filan söyleyemem.
Ama birçok bilinen gerçeğin ve yıllardır kullanılan eğitim metodunun yeni ve farklı isimler koymak suretiyle yeniden “PAKETLENİP” büyük paralarla satılmasının kapitalist kültürün bir ürünü olduğunu da görebiliyorum.
Hele ülkemizde bu işe fazlasıyla kendini kaptıran bazı saf insanlarımızın tasavvuftan çalınan veya budizmden apartılan bazı unsurlara bakarak aslında nelepenin tasavvufta da kullanıldığını söylemeleri beni yaralıyor. Bu çarpık bakış açıları sonucu neye hizmet ettiklerini de göremeyebiliyorlar.
Nelepeyi biraz biraz öğrendikçe yıllarboyu eleştirdikleri, dalga geçtikleri bazı siyasi adamların aslında çok ciddi eğitimleri aldıklarını ve ‘TEKNİK’leri çok iyi kullandıklarını ağızları açık anlatıp duruyorlar.
Eline cancanlı bir oyuncak geçen çocuğun bıkmadan usanmadan oynaması gibi öğrendikleri bu “Paketleme Teknikleri”nin bütün hayatlarının amacı haline geldiğini de görmüyorlar.
Hayatın bir “şov” olmadığını, aslında bir oyun olduğunu görüyorlar mı bilinmez. Peki bu nelepe seminerlerini, şovlarını seyredenler faydalanıyorlar mı? Etkilendikleri muhakkak. Ama faydalandıkları konusunda şüpelerim var. Bu “herşey mümkün” ana mantığı ile ve kişinin gücünü, imkanlarını bilmeden ve dikkate almadan “yapabilirsin” telkinleri bir süre sonra yan etkiler göstermeye başlıyor. “Uzman” arkadaşın bütün telkinlerine rağmen karşıdaki istediğini yapamayınca gelsin hayal kırıklıkları. Bunları söyleyince de cevap hazırdır: “Tekniği doğru uygulamamıştır.”

Mezarlık Mühendisi

20 Temmuz 2008

Ben bir mezarlık mühendisiyim. İnsanların çoğu böyle bir meslek olduğunu bilmiyor. Benden bunu öğrendiklerinde ise ne kadar mühim bir vazifeyi icra ettiğimi tam anlamıyorlar. Hatta inanmazsınız arkasını dönüp gülenleri bile gördüm.
Oysa dostum ben anlatayım da siz takdir edin ne kadar mühim bir iş gördüğümü. Herhangi bir yakınınız öldüğünde gidip belediyeden bir mezar yeri satın alırsınız ya. İşte o ödeme makbuzu ile mezarlıklar müdürlüğüne geldiğinizde görev artık bana devredilmiştir. Satın aldığınız mezar yerini ölçüp belirler ve kazılacak yerlere kazık çaktırırım. İşçiler benim belirlediğim yeri kazıp mezarı hazırlarlar.
İşçiler kazma işini yaparken de başlarından ayrılmam. Bu yüzden de beni sevmezler. Biliyorum ben başlarında olmasam işlerini ciddiye almadan üstünkörü yapacaklar. Mezarın sınırlarına dikkat etmeyecekler. Neden böyle davranıyorlar? Efendim ölüler de kalkıp sınır kavgası edecek değiller ya.
Oysa sorarım size dostum, artık ölmüş olan ve kalkıp da hak iddiasında bulunamayacak bu insanlar adına siz bir yer inşa ediyorsanız herkesin sınırına ve hakkına riayet etmek sorumuluğu siz dirilerde değil midir?
Değil mi ki aynı şartlarda herkes buraya getirilip toprağa konuyor; bu durumda mezarların yerleri ve ölçüleri de aynı olmalıdır. Haa biz yeri belirledikten sonra mezar taşını, toprağın üstünde kalan tarafları aile efradı ister mermer yapar, ister altın yaldızlı, sedef kakmalı yapar. Zaten toprağın üstünde kalan o mezar, lahit ve çiçekler ölüler için değil diriler içindir.
Bakın hayattayken, yerler alabildiğine genişken hiç kimse tarlasının bir metresinin komşuya geçmesini veya komşunun evinin on santim kendi bahçesine geçmesini ister mi? Oysa bu üzerinde kavga edilen sınırlar, tarlalar, evler altmış yıl, seksen yıl bilemedin yüz yıl kullanılıyor. Ama mezar öyle mi, belki yüzyıllarca kullanılacak olan zaten daracık olan bu yerde bizim dikkatsizlikle  iki santim eksik yada fazla yapmamız çok şeyi değiştirecektir.
Ben çok önemli bir şey yaptığımın farkındayım. Mezarlar hepsi aynı hizada olacak. Onların etraflarına betonlarını dökerken de bu kadar ihtimam gösteririm. İp çeker, terazi tutar tam ve nizami olmasına dikkat ederim. Mezarların arasındaki yollar o derece düzenli olmalı. Bunların her birinin su yolları, ağaç ve çiçek dikilecek alanları dikkatli ve titiz olarak hazırlanmalı.
Hayatta iken kendi gücü ve kuvveti ile hakkını arayan bu mevtalar güçsüz iken onların vebali bizim üzerimizdedir. Hayatta iken kuvvetli olan üste çıkardı. Burada sesi çıkmadığı için güçlü olan diye birşey yok. Aslında düşünüyorum da gerçek hukuk mezarlıkta ancak ortaya çıkıyor. Bu sebeple kendimi bir hukuk adamı gibi de görüyorum. Herkesin hakkını ben koruyorum.
Arada bir mezarlığın içinde dolaşır, taşı kırılan, betonu bakımsızlıktan  veya ağaçların köklerinden etkilenip çatlayan mezarların tamir edilmesi için işçileri çağırırım. Müdür beni çağırıp azarladı. Boş işlerle uğraşıyormuşum efendim.
Ne münasebet? Ecnebi memleketlerin mezarlıklarını görüyorum filmlerde. Vallaha imreniyorum. Bizimki gibi ayrık otları ve toz toprakla kaplı değil. Bakarsın gidip sırtüstü uzanıp yatasın gelir.
Ölümü ve ölüleri pek fazla dikkate almıyoruz. Belki dirileri dikkate alıyor muyuz, yeterince saygı gösteriyor muyuz onu da bilmem tabii.
Hele şu hoca… Gelipte ölüleri gömen sonra iki kolay dua okuyup kaçan hoca çok şey yaptığını düşünüyor. Bu adam kimdi, ne iş yapardı, çevresi nasıldı, neler yaptı, nasıl öldü? Bunların hiçbirini sormaz. Herkeste aynı duaları okuyup, kısa klasik soruyu sorar ve geçer: “Nasıl bilirdiniz merhumu?” Adını bile hatırlamaz da bazen elindeki küçük kağıda bakarak söyler. Sizin anlayacağınız aileye merhumun adını sorma zahmetine katlanmıştır. Oysa güzelce bir teferruatlı bilgi alsa. Merhumun faaliyetlerine ve kişiliğine göre güzel güzel dualar etse fena mı olur.
Adama toptan hakkımızı helal ediyoruz da bilmiyoruz ki hakkımız geçmiş midir, geçmemiş midir?
Geçen sene bir cenaze geldiydi de hoca bildik kısa töreni yapıp gitmişti. Bu arada herkes gibi ben de tüm haklarımı helal etmiştim de sonradan kim olduğunu öğrendiğimde tüylerim diken diken olmuştu. Bu ölen meğersem bir otobüs şöförüymüş. Fotoğrafına baktığımda hatırladım. Yıllar önce biletim yok diye gece yarısı beni otobüse almamıştı da “yürü demişti. Madem bilet taşımıyorsun cezanı çek.” demişti de tam bir buçuk saat yürümüştüm. Ben bu adama hakkımı helal eder miyim? Ama işte böyle toptancı helallik dilenince karambole gidiyorsun. Bak biz bu adamın mezarını küçük yapmak gibi bir çiğ davranışta bulunmadık. Hakkı ne ise onu teslim ettik. Herkes gibi bir yer ayırdık ona da. Ne bir eksik ne bir fazla.
Adamcağızı bir güzel anlatsalar, hayat hikayesini, biyografisini kısaca özetleseler fena mı olurdu?
Bu gidişle mezar mühendislerinin de kıymeti anlaşılmayacak. Oysa ben birgün ölür de buraya tabutun içinde gelirsem – ki illa ki bir gün olacak – bana hakkını helal etmeyen kimse olamaz. Velev ki böyle bir iddiada bulunsun iddiasını ispat edemez. Çünkü bugüne kadar hiç kimsenin mezarının bir santim geniş veya bir santim dar olmasına müsaade etmedim.
Doğarken bile eşit doğmuyor insan ama ölürken herkes eşit ölüyor bence. Ben bunu bilir bunu söylerim.

DOMATES YETİŞTİREN HERKES ADAM YETİŞTİREBİLİR Mİ?

15 Temmuz 2008

Adam yetiştirmek mi kolay yoksa domates yetiştirmek mi? Bu sorunun cevabı olmasa da ikisi arasındaki benzerlik ve farkları ortaya koymaya çalışmak eğlenceli olacaktır.
Domatesi ekersiniz toprağa, sular bakar büyütürsünüz. Mahsul verdiğinde domatesi kopartır, tüketir, tohumunu yeniden ekersiniz. İnsan yetiştirdiğiniz eğitim sisteminizde buna benzer bir döngüye sahiptir. İnsanı yetiştirir büyütür kültürlü ve eğitimli hale getirirsiniz. Yetiştirdiğiniz insanlar da kendisinden sonraki nesli yetiştirmek için aynı çabayı gösterirler. Demokratik ve kültürlü yetiştirdiyseniz bu demokrasi kültür her nesil daha da bir yerleşir.
Domatesi yetiştirdiğiniz toprak kadar iklim şartları, çevredeki diğer bitkiler ve bitkilere zarar verebilecek haşeratlar da mahsulü etkiler. İnsan için de bu böyledir. Ama insan yetiştirirken herşey kontrolünüz altında değildir. Ekonomik ve sosyal şartlar, dünyada olup bitenler, engel olamadığınız global kütürün etkileri, siyasi hava, ekonomik şartlar insan kişiliği ve davranışı üzerinde etkili olmaktadır. Serada domates yetiştirirsiniz ama serada adam yetiştiremezsiniz. Serada adam yetiştirmeye çalışanlar da var elbette, fakat bu girişimlerin başarısız olduğu aşikardır.
Böcek dadanan ve çürüyen domatesi kopartıp attığınızda fayda sağlamasanız bile zararından kurtulmuş olursunuz, ama yanlış yetişen çürük insanları kopartıp atma şansınız yoktur. Hem yaşamaya devam edecekler hem de kendi çevrelerine etki etmeye devam edeceklerdir.
Yemekte kullanılmayacak kalitede olan domatesleri salça yaparsınız. İnsanları bu şekilde seçme tasnif etme şansınız çoğu zaman yoktur.
Domates yetiştirmenin bir mevsimi vardır, adam yetiştirmenin ise mevsimi yoktur.
İyi domates yetiştiricileri seralarındaki veya tarlalarındaki her domates fidesi ile eşit şekilde ilgilenmeleri gerektiğini bilirler ama çoğu insan yetiştiriciler (eğiticiler) insanların kendi kendine yetiştiğini zannederler. Sınıfa konuştum herkes bunu alacak diye düşünürler.
Domates tohumu özellikle değiştirilmedikçe yüzyıllarca hiçbir değişime uğramaz. Ama insanlar zamanla siz müdahale etmeseniz bile birtakım değişikliklere uğrarlar. Kavramlar, anlayışlar sürekli değişir. Çünkü insan üzerinde etkili olan unsurlar çok fazladır. Öğretmen kadar dizi film oyuncuları, sanatçılar, siyasiler, akraba çevresi, arkadaş çevresi, mahalledekiler eğitim vermektedirler.
Domates yetiştirmeye karar vermişken birgün birden kararınızı değiştirip vazgeçebilirsiniz. Domates fidelerini ineklere yedirir yerinize oturursunuz. İnsan yetiştiren bir kurum ya da kişi bir anda bu niyetidnen vazgeçemez. Vazgeçse de sorumluluktan kurtulamaz.
Domates ya yetişmiştir veya yetişmemiştir. Ama insan bazen yetiştiğini zannettiğiniz halde aslında domates fidesi bile yetişmemiş olabiliyor.
Eğitim sistemimiz iyi vatandaş, uslu vatandaş yetiştirmek üzere tasarlanmış, ama ne kadar vatandaş yetişiyor, ne kadarı uslu bilinmez. Bize esas lazım olan bu mudur, uslu vatandaş olmak her derde deva mıdır orası daha da tartışmalı. Bilim adamı lazım mı, girişimci gerekli mi, zeka önemli mi? Herşeye rağmen uslu vatandaş olmak en önemlisi.
Nice insanlar vardır ki “ceviz ağacı” etiketi taşırlar da aslında domates fidesi kadar bile kıymeti harbiyeleri yoktur. Adam yetiştirmenin domates fidesi kadar basit ve kolay olmadığını hepimizin anlaması gerekiyor artık.

Bu yazı netpanpo.com sitesinde yayınlanmıştır.

YAŞAMAYI ÖĞRENDİK (Mİ?)

24 Mayıs 2008

Bu dünyaya geldik geleli öğreniyoruz. Önce nefes almayı öğrendik, sonra emmeyi ve içmeyi öğrendik. Biberon, kaşık mama derken yemeyi öğrendik. Emekledik, yuvarlandık, düştük ve yürümeyi öğrendik. Yazının tamamını okuyun »

EĞİTİM SİYASETE KURBAN OLMASIN

17 Mayıs 2008

Akpartinin seçim beyannamesinde okul sayısındaki artış, anaokullarındaki artış oranları güzelce verilerek 2013 yılı ve 2023 yılı için hedeflerin de belirlendiğini görüyoruz. Bunların hepsi güzel…

Hatta yeni müfredat programının uygulanmasından, OKS sistemindeki reforma ve bu reformun ÖSS için de düşünüldüğüne varıncaya kadar birtakım sözler ve vaadler yazılmış. Bu da güzel. Meslek liselerinin piyasanın ihtiyaç duyacağı insan gücünü oluşturacak okullar haline getirilmesi ve meslek liselerinin okul sayısında artış sağlanacağı öğrenci sayısının arttırılmasının hedeflendiği de belirtilmiş. Bu da gayet güzel.


Ancak 22 Temmuz 2007’de yapılan seçimden önce yazılan ve yayınlanan bu metnin üzerinden 9 aydan fazla zaman geçti. Seçimden önce söylenen bütün bu gelişmelerden neler yapıldı?

Yazının tamamını okuyun »

Fırtınada uyuyabilir misiniz?

01 Mayıs 2008

Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik
satın almıştı.
Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu.

Yazının tamamını okuyun »

Umut Dünyası İşte

15 Nisan 2008

Pers Sultani iki adamı ölüme mahkum etmiş. Sultan’ın atını ne kadar sevdiğini bilen mahkumlardan bir tanesi hayatini bağışlarsa bir yıl içinde ata uçmayı öğretebileceğini söylemiş. Kendini dünyadaki tek uçan ata binerken hayal eden Sultan bunu kabul etmiş.. Yazının tamamını okuyun »

Tevhid-i Tedrisat Kanunu var mıdır?

13 Nisan 2008

Mustafa Kemal Atatürk’ün Turkiye Cumhuriyetini kurarken yaptığı bir dizi devrimden birisi de Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim ve öğretim kurumlarının bir çatı altında toplanması idi. Bugün bu yasa hala yürürlükte olmasına rağmen delik deşik olmuştur ve uygulanmamaktadır. Yazının tamamını okuyun »

Söz anne, yine kazanacağım

12 Nisan 2008

Sana söz veriyorum anne, bu sınavı da yüzümün akıyla kazanacağım. Sen beni hep kalp doktoru olarak görmek isterdin ya ben bu hedefi hiçbir zaman kaybetmedim. Anadolu Lisesine girerken aldığım derecelerde de üniversiteyi kazandığım zaman da senin bu isteğin hep bana rehberlik etti.

Hatta Tıp Fakültesini kazandığımı öğrendiğim o sıcak yaz günü sevinç gözyaşlarını senin mezarının başında dökmüştüm. Şimdi de uzman olmak için senin deyiminle “kalp doktoru” olmak için bir sınava gireceğim. Sana tekrar söz veriyorum anne bu sınavı da kazanacak ve senin istediğin bir doktor olacağım.

Ama bu sınav gerçekten çok zor bir sınav. Bunun için de ayrıca bir kursa gideceğim. Biraz önce de bu kursa kayıt olmak için görevlisi ile görüştüm. Beni geçmiş günlere götüren, yeniden sana verdiğim sözü hatırlamama sebep olan da kızın “Siz tıp fakültesini bitirmeye yaklaştığınıza göre geçmişinizde birçok başarılı sınav deneyimi var değil mi?” demesiydi.

Evet birçok başarılı sınav geçtim ama bugünkü görüşmeden sonra sana verdiğim sözü yeniden hatırladım ve ne pahasına olursa olsun bu sınavı da kazanmaya karar verdim.

Ne pahasına olursa olsun dedim ya; gerçekten benim için çok ciddi sayılabilecek bir para istiyorlar. Burslarla ve dayımın gönderdiği harçlıklarla geçinmeye çalışıyorum. Bazı kitapları alamıyor kütüphaneye gidip çalışıyorum, buna rağmen bu kadar pahalı bir kursa gidip gitmemekte tereddüt ettim. “Kursunuz çok pahalı?” dediğimde kız:

“Aslında pahalı olan şey kalitedir, pahalı olan şey kaybetmemeniz gereken zamandır.” deyince ben kanatları koyuverdim. Evet birçok sınav kazanmıştım ama bu sınav gözümü korkutuyordu. Doğrusu sırf ucuz olsun diye kaybedilecek bir zaman riskine giremezdim.

Kayıt için bana bilgi veren bu kızda gerçekten garip bir hal var. Yani açıkçası işini çok iyi yapıyor. Herhalde öyle de olmalı. Şiir gibi akıcı konuşuyor, her soruya cevabı hazır olmasına rağmen bu cevaplar basma kalıp gibi sırıtmıyor. Başka kurslara da gitmiştim, onlar da benzer şeyler konuştular ama nedense tezgahtar havasıyla konuşuyorlardı. Beni anlamadıkları gibi bir hisse kapıldım. Ama bu kızın beni çok iyi anladığını düşünüyorum.

Bana “doktor hanım” diye hitap etmesinden, kahve ısmarlamasından ve çalan telefonuna “bir misafirim var, ben seni sonra arayayım” demesinden acayip onurlandım. Doktor olduğuma ciddi ciddi inanmaya başladım. Oysa nöbetlerde hastalarla ilgilensem bile kendimi doktor gibi değil daha çok hademe gibi hissediyordum.

Ben tabii sınavı gözümde çok büyütüyordum. Çok zor bir sınav olduğunu biliyorum, herkes de öyle söylüyor. Nasıl kazanacağım, dersaneye gitmek ne kadar faydalı olacak, kazanamazsam ne olacak gibi sorular ve endişeler kafamın içinde dolaşıp dururken gidip oturmuş ve “dersaneniz hakkında bana bilgi verir misiniz?” demiştim.

Dedim ya söylediği her şeyden çok etkilendim. İşte bu dedim, benim aradığım yer de aradığım heyecan da bu. Sözleri hala kulaklarımda çınlıyor:

“Kazandığınıza inanırsanız kazanırsınız, daha önce de kazanmadınız mı?”

“Staj sınavlarınızın hepsini geçtiyseniz, bunların toplamı olan TUS’da da başarılı olmamanız için bir neden var mı?”

“Başarısız olanlar yeterince programlı çalışamayanlar, motive olamayanlar ve zamanını iyi değerlendiremeyenlerdir.”

“Ben sizi çok iyi anlıyorum. Paranızın boşa gitmesini istemiyorsunuz, zamanınızın da boşa gitmesini istemiyorsunuz. Sonradan pişman olup hayal kırıklığı da yaşamak istemiyorsunuz. Doktor hanım insanlar aldatılmış olmak istemezler. Ben size hizmetlerimizi anlattım, eminim başka yerlerden de bilgi almışsınızdır. Kararınızı özgürce verin. Sadece kendinizi düşünerek karar verin.”

Kızcağız konuşurken ben pür dikkat dinliyorum ve bir taraftan bugünden başlayarak neler yapacağımı kuruyorum kafamda. Önce eve gider gitmez odamı düzenleyeceğim. Ciddi bir program yapacağım kendime, yarını beklemeden bugünden çalışmaya başlayacağım.

Yine kalemler bitecek, fosforlar akacak parmaklarımdan aşağıya doğru. Yine zor bir soru üzerinde düşünürken tükenmez kalemin arkasını ısırdığımı ancak ağzıma akan acı metalik tadı hissedince farkedeceğim. Yine gecenin bir vakti irkilip masada uyduğumu farkedeceğim. Biliyorum arkadaşlar bana: “Hadi kızım bu akşam da ara ver, biraz açılırsın, bizimle takıl diyecekler” ama ben onları dinlemeyeceğim.

Deneme sınavlarına girerken kalbimin küt küt atmasına bir türlü engel olamıyorum. Acaba diyorum buna da bir öneriniz var mı?

“Var tabii” diyor. Uzmanları varmış, program yapıyorlarmış, sınav stresiyle başetme bilmem ne filan anlatıp duruyor. “Ama ablacığım ben bu heyecanı seviyorum. Bundan rahatsız da değilim” demek istiyorum ama sonra vazgeçiyorum.

Ben kararımı verdim, bu kursa gideceğim. Bu kararı verirken bana kursu anlatan kızın sözleri mi etkili oldu, yoksa başka bir şey mi bilmiyorum. Çok iyi bildiğim şey ise bir insan karşıdakini anlayabilirse onu etkileyebilir. Belki de bana kurslarını anlatan herkes aynı şeyleri söyledi. Ama bu kızın konuşması gerçekten etkiledi beni. Eğer ders anlatan hocalrı da böyle ise, kursları da böyle ise gerçekten faydalı olacağına inanıyorum.

Evet yine bir kurs maratonu başlayacak, yine geceler boyu çalışacağım. Koca koca kitaplar devireceğim, ders notlarını farklı renkli kalemlerle habire boyayacağım.

Nedense o kadar çok kendime güvenim geldi ki şimdi. Sanki dünyalar benim oldu. Önümde hiçbir engel kalmadı. Sınav anı gözümün önünde canlandı, sınav sonuçlarının açıklandığı günü hayal ettim. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Ama dedim ya ben bu heyecanı en derinden yaşamak istiyorum zaten. Hatta taşikardiden düşüp bayılsam bile bu hoşuma gidecektir.

Sıkıntılı asistanlık dönemleri, uykusuz geceler, günaşırı nöbetler hızlıca geçti gözümün önünden. Hocayla vizitler, yediğim fırçalar, uyuyakalıp unuttuğum kanlar, ameliyatlar, hasta hazırlamalar. Hepsi hepsi o kadar hızla geçti ki bunlara tahammül etmekte zorlanmayacağımı düşündüm.

Ve o en son günü “kardiyoloji uzmanı” olarak tayinimin çıkacağı günü hayal ettim. Sadece o günkü mutluluk için bütün sıkıntalar katlanabilirim. Ve sadece bir hastayı bile olsa hayatta tutabilen kişi olmanın vereceği mutluluğu düşündüm. Ve bu o kadar keyif verdi ki bana. İnan anne o güne eriştiğimde seni yanımda hissedeceğim.

Ama anne inan seni hiçbir zaman mahcup etmeyeceğim. Bu sınavı da iyi bir dereceyle kazanacağım ve uzman doktor olacağım. “Kardiyoloji uzmanı” olabileceğime artık tüm yüreğimle inanıyorum.

Fakat anne, ben “kalp doktoru” olamam. Asıl kalp doktoru sensin biliyorum.

Eğitim Milli Olamaz

04 Nisan 2008

Eğitimin önemine, Milli Eğitim Bakanlığının kilit rolüne vurgu yapıp duruyoruz. Eğitimde çok iyi olmadığımızı da birçok kimse dile getiriyor. Eğitim sisteminde son 30 yılda birçok köklü değişiklik yapıldı, sonucun ne olduğunu verilerle bilmiyoruz ama toplumsal çevrede yaşacıklarımızla kestirebiliyoruz.

Elime geçen bir belgeden komşu ülkelerdeki eğitim bakanlıklarının adlarına takıldı aklım. Ermenistan, Gürcistan ve Bulgaristan’da “Eğitim ve Bilim Bakanlığı” olan ünvan, Yunanistanda “Eğitim ve Din Bakanlığı”, Romanyada “Eğitim, Araştırma ve Gençlik Bakanlığı”, Türkiye’de bildiğimiz üzre birkaç kez değiştikten sonra şimdilik “Milli Eğitim Bakanlığı.

Yunanistan’da “Eğitim” ve “Din”in aynı bakanlıkta olmasına hiç değinmeye gerek yok. Yunanistanı örnek alacak değiliz.(!) Eğitimle Bilimin aynı bakanlıkta anılması kadar gerçekçi ve güzel bir şey olamaz. İçeriğini bilmiyorum, araştırmadım. Ama eğer “Eğitim ve Bilim Bakanlığı” adını tercih eden ülkelerde eğitim sistemi de bilimsel ise, içerik olarak daha çok bilime önem veriliyorsa çok yerinde bir sistem olduğunu söyleyebilirim.

Şahsen eğitim sisteminin milli olması mı tercih edilmelidir yoksa bilimsel olması mı diye bir sual sorulsa hiç düşünmeden bilimseli tercih ederim.

Eğitim sisteminin çocuklarımıza bilimsel olanı öğretmek için çaba göstermesi yeterlidir. Elbette, öğretim tarafının yanında “eğitim” ya da benim ısrarla kullanmak istediğim “terbiye” tarafı ile milli değerlerin öğretilmesi ve kavratılması hepimizin isteği. Ancak bunlar da öğretilmediği ve kavratılmadığı halde eğitim bakanlığımızın adında “Milli” kelimesi mosturalık olarak durmaktadır.

Ders kitaplarında milli manevi değerlerle ilgili en ufak bir resim ortaya çıksa vaveyla kopuyor. Osmanlıdan bir şiir veya hikaye anlatılsa yüzler ekşitiliyor. Tarih kitapları hala osmanlıyı kötülemekle meşgul. Ahlaki değerleri kavratmaya hele de uygulatmaya kalkan öğretmenler afaroz edilmiyor mu? Allahaşkına eğitimimizin neresi milli?